Berlin 20 Eylül 2026’da sandık başına giderken seçim kampanyasının merkezinde yalnızca kira, ulaşım, güvenlik ve kamu hizmetlerinin geleceği bulunmuyor. Berlin’in yaklaşık yüzde 40’ının göç geçmişine sahip olduğu düşünüldüğünde, seçim aynı zamanda kentin göç, vatandaşlık, sığınma, toplumsal katılım ve birlikte yaşam anlayışının hangi yönde ilerleyeceğini de belirleyecek. Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) seçim programı da bu demografik gerçeğe açıkça dikkat çekiyor. (SPD Berlin)

20 Eylül’de Berlin Abgeordnetenhaus seçimleri yapılacak. Güncel bir Forsa araştırmasında Die Linke yüzde 22 ile ilk sırada görünürken CDU ve AfD yüzde 18’er, Grünen yüzde 16 ve SPD yüzde 12 seviyesinde bulunuyor. FDP ve BSW ise yüzde 5 barajının altında kalıyor. Ancak bu sonuç bir seçim tahmini değil, seçimden yaklaşık bir ay önceki siyasi atmosferin fotoğrafı olarak okunmalı. (DIE WELT)

Bu tablo özellikle göçmen seçmenler açısından önemli bir soruyu gündeme getiriyor:

Berlinin geleceği konusunda hangi parti göçmenleri nasıl tanımlıyor ve göçmenlerin kendilerini siyasi karar alma süreçlerinin neresinde görüyor?

Bu sorunun cevabı, partilerin seçim bildirgeleri kadar aday profillerinde ve seçim kampanyalarında kullandıkları siyasi dilde de ortaya çıkıyor.

Göçmen politikası” artık yalnızca göçmenleri ilgilendirmiyor

Berlin’deki göç tartışmasını yalnızca yeni gelen sığınmacılar üzerinden okumak, kentin gerçek toplumsal yapısını eksik değerlendirmek anlamına geliyor.

Bugün Berlin’deki tartışma en az beş başlık üzerinden ilerliyor:

  • Sığınma ve mülteci politikası
  • Çalışma ve ekonomik göç
  • Vatandaşlığa geçiş ve siyasi katılım
  • Ayrımcılık ve ırkçılıkla mücadele
  • Göçmenlerin eğitim, konut ve kamu hizmetlerine erişimi

Dolayısıyla bir partinin göç politikasını değerlendirirken yalnızca “daha fazla göçmen kabul ediyor mu?” sorusunu sormak yeterli değil. Asıl mesele, Berlinde yaşayan göçmenlerin nasıl bir yurttaşlık ve toplumsal katılım modeli içinde görüldüğü.

Bu açıdan partiler arasında belirgin farklılıklar bulunuyor.

Die Linke: Hak temelli ve en kapsayıcı göç politikası

Göç ve mülteci politikası açısından Berlin’deki partiler arasında en kapsamlı hak temelli yaklaşım Die Linke’de görülüyor.

Partinin programı, göçü bir “entegrasyon problemi” olmaktan ziyade Berlin’in toplumsal yapısının doğal bir parçası olarak ele alıyor. Die Linke, “eşit haklar” ve “dayanışmacı göç toplumu” hedefini açıkça ortaya koyuyor.

Parti; göçmenlerin konut, sağlık, eğitim, çalışma, sosyal yardım ve kültürel yaşama eşit erişimini savunuyor. Evrakları olmayan insanların kent hizmetlerine erişebilmesi için bir Berlin City ID oluşturulmasını ve Almanya vatandaşı olmayan kişilerin belirli bir süre Berlin’de yaşadıktan sonra yerel ve eyalet düzeyindeki siyasi katılım haklarının genişletilmesini istiyor. (dielinke.berlin)

Mülteciler konusunda da parti, büyük toplu konaklama merkezlerinin azaltılmasını, insanların mümkün olduğunca konutlara yerleştirilmesini, çalışma ve eğitime daha hızlı erişmelerini savunuyor. (dielinke.berlin)

Elif Eralp: Göçmenlik deneyimini siyasi anlatının merkezine taşıyan aday

Die Linke’nin başbakan adayı Elif Eralp bu yaklaşımın en görünür temsilcilerinden biri.

Türkiye’den siyasi nedenlerle Almanya’ya gelen bir ailenin çocuğu olan Eralp, seçim kampanyasında kendi biyografisini yalnızca kişisel bir hikâye olarak değil, Berlin’in çeşitliliğiyle bağlantılı bir siyasi anlatı olarak kullanıyor. Kendisi “Berlin for all” yaklaşımını savunuyor; göçmenlerin katılımı, mültecilerin kabulü, ayrımcılıkla mücadele ve konut hakkını birbirinden ayrı konular olarak görmüyor. (elif-eralp.de)

Eralp’in kampanya söyleminin temelinde şu düşünce bulunuyor:

Berlinde yaşayan herkes kentin geleceğinin öznesidir.

Bu nedenle Die Linke, göçmen seçmen açısından yalnızca göç politikasında değil, konut, sosyal devlet ve ekonomik eşitsizlik konularında da güçlü bir seçenek olarak ortaya çıkıyor.

Grünen: “İlk günden katılım” yaklaşımı

Yeşillerin yaklaşımı da göçmenler açısından kapsayıcı bir çizgide bulunuyor; ancak Die Linke’den farklı olarak bunu daha çok insan hakları, fırsat eşitliği, sürdürülebilirlik ve demokratik katılım çerçevesinde kuruyor.

Partinin 2026 programında Berlin’in “güvenli liman” ve “fırsatlar şehri” olması gerektiği belirtiliyor. Mültecilerin daha ilk günden çalışma, eğitim, dil kursları ve toplumsal yaşama katılımının kolaylaştırılması savunuluyor. (wahllupe.de)

Bu yaklaşım, göçmenleri yalnızca sosyal yardım alan insanlar olarak değil, Berlin’in ekonomik ve toplumsal hayatına katkıda bulunan bireyler olarak konumlandırıyor.

Göçmen kökenli adayların görünürlüğü

Yeşillerin aday listesinde göç geçmişi bulunan ve bu konuları doğrudan siyasi çalışmalarına taşıyan birçok isim bulunuyor.

Bunların arasında:

  • Philmon Ghirmai
  • Gollaleh Ahmadi
  • Bahar Haghanipour
  • Ario Ebrahimpour Mirzaie
  • Enad Altaweel
  • Lela Sisauri

gibi adaylar dikkat çekiyor. Yeşillerin resmi liste sıralamasında Ghirmai 6., Ahmadi 7., Haghanipour 13. ve Mirzaie 14. sırada bulunuyor. (gruene.berlin)

Özellikle Gollaleh Ahmadi’nin hikâyesi dikkat çekici. İran’da doğan ve ailesiyle birlikte Almanya’ya sığınan Ahmadi, geçmişte uzun süre belirsiz oturum statüsüyle yaşadığını ve bu deneyimin bugün güvenlik, özgürlük ve demokrasi politikalarına bakışını şekillendirdiğini belirtiyor. (Gollaleh Ahmadi)

Ario Ebrahimpour Mirzaie ise İranlı bir ailenin çocuğu olarak Köln’de doğmuş, Berlin-Wedding’de yaşayan bir siyasetçi. Kampanyasında özellikle açık toplum, ırkçılıkla mücadele, uygun fiyatlı konut ve sosyal adalet temalarını öne çıkarıyor. (ariomirzaie.de)

Bu aday profilleri Yeşillerin göç politikasının yalnızca programatik değil, temsil açısından da post-migrant bir Berlin tasavvuruna yaklaştığını gösteriyor.

SPD: Açık kapı ile düzen arasında denge arayışı

SPD’nin yaklaşımı Die Linke ve Grünen kadar radikal biçimde hak merkezli değil. Sosyal demokratlar göçü Berlin’in ekonomik ve toplumsal gerçekliğinin bir parçası olarak kabul ederken aynı zamanda düzenli göç, çalışma ve entegrasyon vurgusu yapıyor.

SPD programı Berlin’i “bir göç şehri” olarak tanımlıyor ve açıklık, katılım ve entegrasyonu temel kavramlar olarak öne çıkarıyor. Parti sığınma hakkını savunuyor, yabancı mesleki diplomaların tanınmasının hızlandırılmasını, çalışma hayatına erişimin kolaylaştırılmasını ve vatandaşlığa geçişlerin artırılmasını istiyor. (SPD Berlin)

Ancak SPD burada daha pragmatik bir çizgi izliyor.

Partinin yaklaşımı özetle:

Göç devam edecek; fakat bu göçün çalışma hayatına, sosyal sisteme ve toplumsal yaşama başarılı biçimde entegre edilmesi gerekiyor.”

SPD ayrıca ciddi suçlara karışan ve oturum hakkı bulunmayan kişilerin sınır dışı edilmesini savunurken, geri dönüş politikasında gönüllü dönüşü önceliklendirdiğini belirtiyor. (SPD Berlin)

SPDnin göçmen kökenli adayları

SPD’de de göç geçmişine sahip önemli adaylar bulunuyor.

Bunların başında Friedrichshain-Kreuzberg’den Sevim Aydin geliyor. Türkiye’de bir işçi ailesinin çocuğu olarak doğan Aydin, çocuk yaşta Berlin’e gelmiş ve Kreuzberg’de büyümüş. Bugünkü siyasi söyleminde konut, çalışma, eğitim ve toplumsal katılım konularını öne çıkarıyor. (sevim-aydin.de)

Mitte’de yarışan Maja Lasić ise Bosna-Hersek’in Mostar kentinde doğmuş ve savaş sırasında Almanya’ya gelmiş bir isim. Eğitim politikası ve fırsat eşitliği onun siyasi profilinin merkezinde bulunuyor. (maja-lasic.de)

İtalya’da doğan Federico Quadrelli de Mitte’de SPD’nin adaylarından biri. Kendisi göç, çeşitlilik ve Avrupa perspektifini siyasi çalışmasının temel unsurlarından biri olarak tanımlıyor. (federico-quadrelli.de)

SPD’nin farkı burada ortaya çıkıyor: Göçmen kökenli siyasetçilerin görünürlüğü yüksek olmakla birlikte parti, göç politikasını daha geniş bir sosyal demokrat düzen, çalışma ve sosyal devlet çerçevesine yerleştiriyor.

FDP: Göç bir ekonomik fırsattır, fakat kurallar olmalıdır”

FDP’nin göç politikası, klasik liberal çizginin Berlin’e uyarlanmış biçimi olarak değerlendirilebilir.

Partinin seçim programındaki temel ifade oldukça açık:

Göç bir fırsattır, entegrasyon bir görevdir.”

FDP, özellikle işgücü açığı nedeniyle nitelikli göçe ihtiyaç olduğunu savunuyor. İşgücü göçünün hızlandırılmasını, yabancı diplomaların daha hızlı tanınmasını, Business Immigration Service’in geliştirilmesini ve girişimci göçünü desteklemeyi istiyor. (FDP Berlin)

Ancak FDP’nin diğer yüzü daha kuralcı.

Parti düzensiz göçün sınırlandırılmasını, sosyal yardım sistemine erişimin daha kontrollü olmasını, mülteciler için ödeme kartının uygulanmasını ve sınır dışı işlemlerinin hızlandırılmasını savunuyor. (FDP Berlin)

Vatandaşlık konusunda ise çok daha liberal bir çizgi var: FDP çifte vatandaşlığı destekliyor ve vatandaşlığa geçiş sürecinin hızlandırılmasını istiyor. (FDP Berlin)

Dolayısıyla FDP’yi göçmen politikası açısından tek kelimeyle “yakın” veya “uzak” olarak tanımlamak mümkün değil.

Ekonomik göç ve vatandaşlık konusunda liberal; düzensiz göç ve sosyal yardım konusunda ise daha kuralcı bir yaklaşımı var.

CDU: Entegrasyon, güvenlik ve kontrol ekseni

CDU’nun yaklaşımı diğer büyük partilerden daha farklı.

CDU’nun 2026 programında göç politikasının temel kavramları düzen, kontrol ve entegrasyon.

Parti düzensiz göçün sınırlandırılmasını, devletin göç üzerindeki kontrolünü güçlendirmeyi ve mevcut hukukun daha kararlı biçimde uygulanmasını savunuyor. Aynı zamanda eğitim ve çalışma yoluyla başarılı entegrasyonu destekliyor. (wahllupe.de)

Bu nedenle CDU’nun siyasi mesajı iki parçalı:

Nitelikli ve kurallı göç evet; kontrolsüz göç hayır.”

Bu söylem özellikle Berlin’de güvenlik, kamu düzeni ve devlet kapasitesinden endişe duyan seçmenlere hitap ediyor.

CDU’nun göçmen politikası bu nedenle Die Linke ve Grünen’e göre daha sınırlayıcı; fakat AfD ile de aynı çizgide değil. CDU, göçü tamamen reddetmek yerine onu daha sıkı kurallar altında yönetmeyi savunuyor.

Bu ayrımın özellikle vurgulanması önemli. Berlin’deki seçim tartışmasında CDU ile AfD’nin göç konusunda birbirine yakın olduğu izlenimi zaman zaman ortaya çıksa da programatik olarak aralarında önemli farklar bulunuyor.

AfD: Göçü Berlinin temel krizlerinden biri olarak çerçeveliyor

AfD’nin göç politikası ise diğer partilerden belirgin biçimde ayrılıyor.

Partinin 2026 Berlin programında Almanya’nın bir “göç ülkesi” olmadığı savunuluyor; kontrolsüz göçe karşı çıkılıyor, Berlin’de sığınmacılar için kabulün durdurulması ve sınır dışı işlemlerinin hızlandırılması talep ediliyor. Programda “remigration” kavramı da kullanılıyor. (wahllupe.de)

AfD’nin seçim kampanyasındaki temel argüman, göçün konut, güvenlik, kamu hizmetleri ve sosyal devlet üzerindeki baskıyı artırdığı iddiası etrafında şekilleniyor.

Partinin baş adayı Kristin Brinker de göçmen ve mülteci politikasını Berlin’in kamu maliyesi ve devlet kapasitesiyle ilişkilendiriyor. Brinker’in seçim kampanyasında “Berlin’i yeniden güçlü, güvenli ve yönetilebilir hale getirme” söylemi öne çıkıyor. (AfD Berlin)

Bu nedenle AfD’nin göç söylemi yalnızca göç politikasına ilişkin bir öneri değil; Berlindeki ekonomik, güvenlik ve kamu hizmetleri sorunlarının önemli bir bölümünü göçle ilişkilendiren daha geniş bir siyasi anlatı oluşturuyor.

Göçmen seçmen açısından ise bu yaklaşımın diğer partilerden çok daha dışlayıcı olduğu açık.

Peki göçmenlere en yakın parti hangisi?

Bu soruya gazetecilik açısından “X partisi göçmenlerin partisidir” şeklinde cevap vermek doğru olmaz.

Ancak partilerin programları karşılaştırıldığında bir siyasi eksen ortaya çıkıyor.

Parti Göç politikası Vatandaşlık Mülteci politikası Göçmen katılımı
Die Linke Çok kapsayıcı Çok liberal Hak temelli Çok güçlü
Grünen Kapsayıcı Liberal Hak temelli Güçlü
SPD Kapsayıcı-pragmatik Liberal Kontrollü ama insani Güçlü
FDP Liberal-kuralcı Liberal Daha kuralcı Orta-yüksek
CDU Kontrollü göç Daha sınırlı Daha sıkı kontrol Orta
AfD Çok sınırlayıcı Çok daha kısıtlayıcı Sert sınırlandırma Düşük

Bu tablo bir “oy verme tavsiyesi” değil, partilerin 2026 seçim programlarının karşılaştırmalı bir okumasıdır.

Asıl ayrışma: Göçmen” kimdir?

Seçimin belki de en önemli tartışması burada başlıyor.

Die Linke, Grünen ve SPD’nin söylemlerinde göçmenler giderek daha fazla Berlin toplumunun asli parçalarından biri olarak ele alınıyor.

CDU ve FDP’de ise göçmen daha çok entegrasyon, çalışma, düzen ve sorumluluk ekseninde tanımlanıyor.

AfD’de ise göç, çok daha fazla kontrol, güvenlik, sosyal devlet ve nüfus hareketleri üzerinden tartışılıyor.

Bu farklılık yalnızca politikaların içeriğinde değil, kullanılan dilde de kendisini gösteriyor.

Bir tarafta:

Katılım”, eşit haklar”, “çeşitlilik”, dayanışma”, güvenli liman”

gibi kavramlar öne çıkarken;

diğer tarafta:

Kontrol”, düzen”, sorumluluk”, sınırlandırma”, geri dönüş”

gibi kavramlar belirleyici oluyor.

Seçim kampanyasının önemli bölümü aslında bu iki farklı Berlin tasavvurunun rekabeti.

Göçmen kökenli adayların yükselişi ne anlatıyor?

2026 seçimlerinin dikkat çekici yönlerinden biri, göç geçmişine sahip siyasetçilerin artık yalnızca “göçmenleri temsil eden adaylar” olarak görülmemesi.

Sevim Aydin konut ve çalışma politikası üzerinden,

Maja Lasić eğitim üzerinden,

Elif Eralp sosyal adalet ve göç politikası üzerinden,

Gollaleh Ahmadi güvenlik, demokrasi ve insan hakları üzerinden,

Ario Mirzaie açık toplum ve ayrımcılıkla mücadele üzerinden

siyasi kimliklerini kuruyor.

Bu önemli bir değişim.

Çünkü post-migrant bir şehirde göçmen kökenli bir siyasetçinin yalnızca “göçmenlerin sorunlarını” konuşması beklenmiyor. Onun konut, eğitim, iklim, ulaşım, güvenlik ve ekonomi gibi Berlin’in bütününü ilgilendiren konularda söz sahibi olması, siyasi temsilin normalleşmesinin bir göstergesi.

Seçimin kritik sorusu: Birlikte yaşamak mı, ayrışmayı yönetmek mi?

Berlin’in önündeki siyasi tercih aslında iki farklı göç anlayışı arasında şekilleniyor.

Birinci yaklaşım, göçü Berlin’in tarihsel ve ekonomik gerçekliğinin bir parçası kabul ederek eşit katılım ve ortak yurttaşlık üzerinden yeni bir şehir toplumu kurmayı amaçlıyor.

İkinci yaklaşım ise göçü öncelikle kontrol edilmesi, sınırlandırılması ve devlet kapasitesiyle yönetilmesi gereken bir süreç olarak görüyor.

SPD ve FDP bu iki yaklaşım arasında farklı tonlarda bir orta alan oluşturmaya çalışırken, CDU daha güçlü biçimde düzen ve kontrol tarafına; Die Linke ve Grünen ise eşitlik, katılım ve haklar tarafına yaklaşıyor.

AfD ise bu eksenin çok daha sert ve sınırlandırıcı ucunda yer alıyor.

Berlin seçmeni için 20 Eylül’deki tercih bu nedenle yalnızca bir hükümet değişikliği anlamına gelmeyecek.

Aynı zamanda şu sorunun cevabı olacak:

Berlin, göçmenlerin entegre olması gereken bir şehir mi; yoksa göçmenlerin zaten parçası olduğu ve birlikte yeniden şekillendirdiği bir şehir mi?

Belki de 2026 Berlin seçimlerinin en önemli siyasi sorusu tam olarak bu.

← Haberlere dön