Almanya’ya ilk geldiğim yıllarda bu ülke bana hiç değişmezmiş gibi geliyordu. Belki de dışarıdan gelen herkese ilk böyle düşünüyordur. Kuralları belli, kurumları yerli yerinde, hayatın ritmi öngörülebilir… Sanki dünyanın geri kalanı birbirine girse dahi Almanya kendi köşesinde sakin sakin duracaktı. Oysa dünya hiçbir zaman yerinde durmadı. Benim Almanya’ya baktığım göz de değişti, Almanya’nın kendisi de.

Geçenlerde 2025’in göç rakamlarını gördüm. Bir yıl içinde 1 milyon 244 bin 944 kişi Almanya’dan başka ülkelere gitti. Bu insanların yalnızca 288 bin 579’u Alman vatandaşıydı. Daha ilginç olan şu: Almanya’ya gelenlerin sayısı 2024’e göre yüzde 13 azalırken, gidenlerin sayısı sadece yüzde 2 azaldı. Böylece net göç, 430 binden 235 bine geriledi. Neredeyse yarı yarıya.

Ben bu rakamları bir “Almanya’dan kaçış” hikâyesi olarak okumuyorum. Daha çok bir ruh hâlinin işareti gibi görüyorum. Çünkü insan çoğu zaman bavulunu hazırlamadan önce kafasında gitmeye başlıyor.

On yıl önce Almanya’da göç konuşulurken soru daha çok “Nasıl daha fazla insan getirebiliriz?” şeklindeydi. Bugün aynı ülke, “Buradakiler neden başka bir yerde hayat kurmayı düşünüyor?” sorusunu da sormak zorunda. Daha yüksek maaş, daha ucuz konut, daha düşük vergiler elbette önemli. Ama insan yalnızca para yüzünden yer değiştirmiyor. Bazen yoruluyor. Bürokrasi yoruyor, kira yoruyor, faturalar yoruyor, sürekli bir şeylerin daha kötüye gideceği duygusu yoruyor.

Belki de son yıllarda Almanya’da değişen asıl şey ekonomi değil, her gün artan gelecek kaygısı.

Bunu siyasette de görüyoruz. Yaklaşan seçimlere giderken insanlarda yalnızca hükümete değil, siyasetin kendisine karşı bir bıkkınlık var. Ağustos 2026 DeutschlandTrend’inde hükümetten memnun olmayanların oranı yüzde 85. Toplumun yüzde 55’i Almanya’da köklü bir değişiklik istiyor. Aynı araştırmada AfD yüzde 28’e çıkarak şimdiye kadarki en yüksek DeutschlandTrend değerine ulaştı; CDU/CSU yüzde 21’de kaldı.

Burada önemli bir şeyi birbirine karıştırmamak gerekiyor. AfD’nin yükselişi, onun bütün tezlerinin doğru olduğu anlamına gelmiyor. Özellikle göçmenleri hedef alan siyasetin Almanya’yı çözmekten çok böleceğini düşünüyorum. Fakat AfD’nin yükselmesini sadece “İnsanlar sağcılaştı” diyerek açıklamak da yetmiyor. İnsanların bir kısmı artık mevcut siyasetin hayatlarını değiştirebildiğine inanmıyor. Siyasetten umudu kesildiğinde de en yüksek sesle “Her şeyi değiştireceğim” diyen aktöre kulak kabartıyor.

Berlin’de bunu daha yakından hissediyorum. Bu şehir hâlâ dünyanın her tarafından insan çeken, özgürlük duygusuyla insanları kendine bağlayan bir yer. Ama Berlin’in o eski “Gel, bir yolunu bulursun” hali de değişiyor. Ev bulmak zor, hayat pahalı, şehir büyüyor ama herkes büyüyen bu şehirde kendine yer bulamıyor. Buna rağmen Berlin hâlâ Almanya’nın geleceği konusunda en ilginç laboratuvarlardan biri. Burada insanlar aynı sokakta birbirinden tamamen farklı Almanyalar yaşıyor.

Ben de bu on yıl içinde değiştim. Önce biraz hayranlıkla baktım Almanya’ya, sonra eleştirdim. Sonra burada yaşayan bir yabancı olarak tuhaf bir şeyi öğrendim: Bir ülkeyi aynı anda hem sevip hem de ona kızabilirsiniz. Hatta galiba bir ülkeye gerçekten bağlanmanın şartlarından biri budur.

Dünya değişiyor. Zaten hep değişti. İnsanlar yer değiştirdi, şehirler değişti, ekonomiler çöktü, yeni ekonomiler kuruldu. Her kuşak kendi dönemindeki değişimi dünyanın sonu sandı. Sonra dünya yine dönmeye devam etti.

Almanya da değişecek. Eski Almanya geri gelmeyecek. Asıl mesele, bu değişimin kimin tarafından ve hangi duyguyla yönetileceği.

Çünkü bugün Almanya’da asıl tartışma “Kim geliyor?” değil.

“Kim kalmak istiyor ve neden?”

Belki de bir ülkenin geleceğini anlamanın en iyi yolu, sınır kapısından girenlere değil, çıkış kapısına dönüp bakanlara kulak vermektir.

← Haberlere dön